Etiket

çocukluk travmaları

Browsing

” Kendinizi anlatın.” desem neler derdiniz? Kimsiniz siz? Bu söylediklerinize bir bakın. Bunları kim söyledi size? İlk kimden duydunuz böyle biri olduğunuzu? Etiketlerinize bakın. Kaç yaşındaydınız ve ilk kez kim söyledi bunu ve hiç değişme payı bırakmadan – ki belki de öyle değildiniz – bugüne taşıdınız? 

Ya esneseyebilseydiniz? Kutupluluk üzerinden gideceksek , bugün dağınıkken, yarın düzenli olmayı seçebilme hakkınız olduğunu bilseydiniz? Bugün neşeliyken, yarın hüzünlü olmaya hakkınız olduğunu da? Dün tembelken, bugün çalışkan olma hakkınız olduğunu da? Kaç kez tembel dediler ve “evet ebeveynlerim haksız olamazlar, o zaman öyleyim” dediniz ve bugün ve her gün bunu ispatlamaya çalışıyorsunuz? Ya da sırf öyle demesinler diye olmadığınız biriymiş gibi davranıyorsunuz? Bu siz değilsiniz. Bu size söylenenler. Etiketleriniz. Ya da belki öylesiniz. Ama bunu kötü kıldınız ya da iyi. Ancak böyle kabul edildiğinize ve sevildiğinize inandınız.

Önce kendi etiketlerinizi farkederseniz, sonra bunu çocuğunuzda çok daha rahat farkedebilirsiniz.

“Ne düşünüyorum çocuğum hakkında? ” Yüzüne söylemekten bahsetmiyorum. Sizin bildiğiniz ama onun bilmediğini düşündüğünüz ya da bildiğini bildiğiniz etiketleri neler? Zor, kolay, başarılı, dağınık, tembel, akıllı, uyumsuz, kıskanç, cimri, patavatsız, düzenli…. 

Bunları şimdi bıraksaydınız ve onu her gün yeniden tanımayı seçseydiniz? Çocukları bilirsiniz, bir şeyi milyon kez inceleyebilir, farklı bir yönünü keşfedebilirler. Siz de onlara öyle yaklaşsaydınız? ” Acaba bugünü nasıl biriyle geçireceğim?  Bir sonraki gün yine aynı kişi olabilir. “Peki ben bu hali etiketlemeyi bıraksaydım? ” Belki bu ona hediyedir, bilemezsiniz, bilemeyeceksiniz. Ama ona tüm kalbinizi açarsanız görebilirsiniz. 

Olduğu hali tanımsızca kabul etmek. Bütünüyle böyle bakabilseydiniz?  Belki ilerisi için ona yardım ettiğinizi düşünüyorsunuz… Kendi hayatınızın bile ilerisini bilemediğiniz gibi, onun hayatının nasıl devam edeceğini bilemezsiniz değil mi ? Tüm bunlar sizin yargılarınız. 

Çocuğunun ihtiyaçlarına duyarlı ve onları önemseyen, sağlıklı ebeveynler için bu sözlerim:  niyetinizin iyi olduğunu anlıyorum, tahmin ediyorum, duyuyorum. Tanımsızlığın, milyonlarca tanım içinde ve öğrendiklerimiz düzleminde kolay olamayabileceğini de anlıyorum, yaşıyorum da. Ama deneyebilirsiniz. Olanlara siz bile inanamayacaksınız. Bu size şöyle geliyorsa yanılıyorsunuz ” Ay ben şimdi demezsem, düşünmezsem değişecek ve tam istediğim gibi biri mi olacak? ” :)) Hayır, o kendi olacak, şu an ki gibi ya da değil bilmiyorum , bildiğim, kabule geçtiğinizde tanımı bırakıp, siz onun kendi olmasına aşık olacaksınız. Ve ona bu alanı açtığınız için kendinizle gurur duyacaksınız…

Tam bunu yazarken şu da canlandı , ” e bırakayım o zaman tembel kalsın, bakalım n’olcak? ” Burada nasıl alıp kabul edemediğinizi ve tembeli hala nasıl kötü kıldığınızı farkedin. Alıp kabul edemediğinizi. Böyle çok da içinize sinmediğini. “Etraf ne der?” e takıldığınızı. Onun geleceğinden kaygılandığınızı. Tüm bunlar hep sizin konunuz, onun değil. O bunlarla ilgilenmiyor. O, bu… Ya da o siz sadece öyle etiketlediğiniz için öyle. Ya tembellik kötü değilse? Ya sizin bakış açınıza göre tembelse? Ya da tembellik hediyeyse? Bilemezsiniz. Bilemeyeceksiniz. Ama ona tüm kalbinizi açarsanız görebilirsiniz.  ( Girişimcilik yolculuklarının bazılarında tembelliğin hediyelerini okudunuz mu hiç? :))  Okuyun:) )

Şimdi tüm bunları okurken neler hissettiniz, neler düşündünüz? Hangi anılar canlandı zihninizde? Dönüştürmeye gönüllü olanlar için gelsin prosesler:

Tanımsızlığa gönüllü olsaydınız gerçek, bu ne yaratırdı? Kendinizi, çocuğunuzu ve dünyanızı tüm etiketlerden kurtarsaydınız acaba hayatınız neye benzerdi?

Başarıya yüklediğiniz tüm anlamları, tembelliğe, çalışkanlığa, başarısızlığa, uyumluluğa ve uyumsuzluğa, düzene ve dağınıklığa ( siz kendi tekrarlarınızı da ekleyin buraya, ne düşünüyorsanız çocuğunuz hakkında bütün sıfatları ekleyin ) yüklediğiniz tüm anlamları yıkıp yaratımını iptal edelim mi? ( evet demeniz yeterli ) 

Çalışkanlığı, zenginliği, uyumu, düzeni, başarıyı, kariyeri nerede hayati, gerçek ve değerli kıldınız? Bununla her yeri yıkıp yaratımını iptal edelim mi? ( Sanmayın ki sadece olumsuz kelimeler katılık yaratıyor. Sürekli başarıyı pohpohladığınız yerde de katılık yaratıyorsunuz. Başarısız olma ihtimalinin olduğu hiç bir işe başlayamama, başarmak zorunda çabası onun etiketinin yükleri olabiliyor. ” Yani ne diyelim çocuğumuza? ” diye bir soru geçiyorsa aklınızdan, bir şey deme ihtiyacınıza bakabilirsiniz. Etiket olmadan konuşabilir miyim, düşünebilir miyim, onaylayabilir miyim, destek olabilir miyim?  )

Sırf sizin gibi olsun diye ya da sizin gibi olmasın diye çabaladığınız, yaralarınızı onun üzerinden şifalandırmayı ( bilerek ya da bilmeyerek ) seçtiğiniz her yeri yıkıp yaratımını iptal edelim mi?

Çocuğunuz hakkında hiç bir fikriniz olmasaydı? Her gece bütün tanımlarınızı iptal ederek uyusaydınız ve yarın onun hakkında hiç bir düşünce sizi ve onu hapsetmeseydi? Acaba bu nasıl olurdu? Buna izin vermeyen her yeri yıkıp yaratımını iptal edelim mi? 

Ne olmasından korkuyorsunuz? En kötü ne olmasından? Bu korkuyla daha önce kendi hayatınızda karşılaşmış mıydınız? Bu, kendinizle ilgili olabilir mi? Onun kendi olmasına izin vermediğiniz, denemesine, yanılmasına izin vermediğiniz, doğrularınızı hayati gerçek ve değerli yaptığınız, yanlış dediklerinizin de hayata dahil olduğunu alıp kabul etmediğiniz her yeri yıkıp yaratımını iptal edelim mi?

Ebeveyn= ? tek kelime ne demek? Düşünün. Aksın. Ebeveyn olmaya yüklediğiniz tüm anlamları yıkıp yaratımını iptal edelim mi? O bir birey. O sizden ayrı bir birey. Sizin istediğiniz gibi olmak zorunda değil. O kendi yolunu deneyimliyor. Buna gerçekten izin verebilir misiniz? Buna gönüllü olabilmek için hangi enerji, alan, bilinç ve seçim olabilirsiniz? Sadece gönüllü olun. 

Onu her haliyle sarabilir misiniz? ” Atsan atılmaz, satsan satılmaz. ” reddedişinden değil, tam kabulden. O ne olmayı seçerse, bunu onun dünyasından tanımayı seçer misiniz? Onu, ondan dinlemeyi ve ona her gün başka biri olabileceğini ve her ne olursa olsun seveceğinizi söylemeyi seçer misiniz? Ya bu sarmalanma hali onun hayatına şifaysa? Etiketsizliği onun dünyasına hediye olacaksa? 

Ebeveyn olmakla ilgili kendi üzerinize fazladan yükler aldıysanız bu zamana kadar, hepsini bırakmaya gönüllü olur musunuz? Onu ve kendinizi özgür bırakmaya? Yakanızdan düşmeye yani:) Buna gönüllü olmanıza izin vermeyen her yeri yıkıp yaratımını iptal edelim mi? 

Geçmiş, gelecekten çıkıp onunla anlarınızın tadını çıkarmayı her an biraz daha fazla seçseydiniz, anılar biriktirmeyi, planlar yapmayı, hayaller kurmayı seçseydiniz, belki uzun süredir birlikte yapmadığınız ama sevdiğiniz bir şeyi yapmayı seçseydiniz ya da sadece sarılmayı, sizin için neyse o , bu ne yaratırdı ? Bunun hediyeleri neler olurdu? İlişkiniz neye benzerdi?  Ona eşlik ettiğiniz her anın değerini yok eden bütün girdapları, otomatik cevaplama sistemlerini, blokajları, tanımları, yeminleri yıkıp yaratımını iptal edelim mi? 

Gerçek , hayallerinizden de öte bir yolculuk yaşamanız için, ilişkinizin dilini sevgiden, kabulden, izinden ve özenden yana seçmeniz için hangi sonsuz olasılıklar var? Tüm bunları algılamanız, olmanız, bilmeniz ve alıp kabul etmeniz için neler mümkün? Tün bunlara kendinizi açmanız için hangi enerji, alan, bilinç ve seçim olabilirsiniz? ( Bu soruyu sorun ve bırakın, özgür bırakın. Hayatınıza aksın. ) 

Kolaylıkla.

Farkedebilirim önce.
En çok hangi cümleleri söylüyorum ona hata yaptığında, başarısız hissetiğinde, ağladığında, öfkelendiğinde, üzüldüğünde, düştüğünde?
Anlayabiliyor muyum onu?
Geçiştirmeye mi çalışıyorum yoksa?
Ağlamasın diye, önemsemesin diye hemen bir çırpıda geçsin diye.
O halini sarabiliyor muyum?
Kabul edebiliyor muyum onu öyle her haliyle?
İnsana dair olan her şeye hakkı olduğunu önce ben biliyor muyum?
Hata yapılabilir, canın yanınca ağlanabilir, insan üzülebilir, bazen beceremeyebilinir.
Hepsine hakkı olduğunu biliyor muyum?
Yoksa -meli, malı larım, zorunlu, şart kıldıklarım mı var?
” Tabi ki dikkatli olmalı. ”
” Başarılı olmak zorunda, hayatta başka türlü ayakta kalamaz… ”
” Ben ona gerçekleri öğretmeye çalışıyorum, hayatı öğrensin şimdiden. “

Farkedebilirim sonra.
Benim içimde dönen cümleleri duymayı, bakışları görmeyi seçebilirim.
En çok hangi cümleleri söylüyorum kendime hata yaptığımda, başarısız hissetiğimde, ağladığımda, üzüldüğümde, düştüğümde?
Ne hissediyorum?
Sonrası aynı işte.
Ben bu iç sesi nereden geliştirdim acaba?
Kimden duydum bunları?
Gerçek mi?
Bana iyi geldi mi?
Şu an ki hayatıma katkı mı?

Sonraaaa gelebilirim şuraya.
Suçlamaların, kurban olmanın ötesinde bir yer var.
Yetişkin olma sorumluluğumu aldığım bir yer.
Yaralarımı artık kendim onarabilirim.
Birlikte büyüdüğüm herkes de birilerinin yanında büyüdü. Bu bir zincir. Onlar da o zincirin halkası. Bu onların bakış açısıydı. Ve çoğu bildiklerinin en iyisini yapmaya çalıştılar.
Büyüdüm.
Ben büyüdüm.
Kendim yapabilirim, deneyebilirim.
Kendim yeni gerçekler yaratabilir ve onlara bakabilirim.
Ve oralara şefkat gösterebilirim.
A aaa bir de bakmışım ki, çocuğuma olan seslerim de değişiyor.
Ne güzel.

Bilelim ki; çocuğumuzun yetişkinlikteki iç sesi sadece ona söylediğimiz cümlelerden olmayacak, bir de bizim kendimize söylediğimiz seslerden oluşacak.
Ona neler duyurmak isterdim?

Kendim üzerine, en çok kendim üzerine çalışabilirim.
Bu bize iyi gelebilir.
Yeni bir dil bulabiliriz.
Şefkatli.
Birlikte, el ele, kalp kalbe.
Kolaylıkla.

Kızımın yeni yeni, her şeyi denemek için yoğun çaba sarfettiği dönemler. Bardaklar düşüyor, kırılıyor, elindekiler kayıyor. O sırada bi ses geliştiriyoruz kendiliğinden: ” a ooo, kırıldı / Sen iyi misin? / Hadi toplayalım / temizleyelim ne dersin? “
Tüm benzer sahnelerde aynı dili kullanıyoruz. Masal her seferinde bizi izliyor, tepkimizi; hiç değiştirmemeye çalışıyoruz. Sonra ortak dilimiz oluyor, Masal da söylüyor:)
Tam o zamanlarda bir seminere katılıyorum. Özşefkatle ilgili. Christopher Germer şuna benzer bir şey diyor: öz şefkate yaklaştığınızda göreceksiniz. Elinizden bir şey düştüğünde, kırıldığında kendinize ne diyorsunuz? Bu söylemleriniz değişecek, buradan da başlayabilirsiniz / anlayabilirsiniz ( tam hatırlayamıyorum ama anlamı böyle )
” İşte bu. ” diyorum, bilmeden Masal’ın bedenine ne güzel bir ses duyurmuşuz, ileride kendini dövmeyecek böyle sahnelerde. Bi’ gurur geliyor önce, sonra semineri daha fazla dinleyemiyorum.
Çünkü bazı anılar canlanıyor zihnimde. Öyle canlı ki… Çocukluğuma dair, uzun süre yaşadığım…Yanlışlıkla olan tüm dökmelerimde , kırılmalarda, düşmelerde bana bakan bir çift göz hatırlıyorum utandıran, yargılayan, korkutan ve ” cık cık ” yaparak başını çeviren. Dökmeyeyim diye çabalarımı hatırlıyorum sonra. Ne büyük korku… Öyle bir şey ki , o bir çift gözle aramıza mesafeler girdikten sonra da her benzer kazada etrafa bakıp o gözlerdden var mı diye arayan birine dönüşüyorum. Bakan göz bulamadığım zamanlarda da hala öyle tedirgin, kaygılı. Hiç değişmiyor. Utanıyorum.
…O gece o seminerden sonra bana bir şey oluyor, çok güzel bir şey oluyor hem de. Sadece Masal’a değil, kendime de aynı sesi duyurmayı seçiyorum : ” a ooo düştü, olsun toparlarız, temizleriz. Sen iyisin ya, önemli olan bu. “
İnanamıyorum.
Diyebiliyorum…

Bana bakan bir çift göz var yine hep yanımda; o boncuk boncuk bir çift göz benim çocukluğumu da benimle birlikte sarıp sarmalıyor, her geçen gün daha da.” Düştüüü” diyor, gülümsüyor. O gülümsüyor ya, çocukluğum gülüyor. Utancı, kaygıyı, korkuyu yere bırakıyor. Şifalanıyor.
Canım miniğim. Canım… Bana neler ediyor bilmiyor.

 

Yakın zamanda bir arkadaşım, çocuğunun iştahsızlığından bahsetti ve önerimi sordu.
Çocuk doktoru değilim, bu konuda bir uzmanlığım da yok. Benin dilim her bireyi, kendi dünyasından tanımaya, anlamaya çalışmak o kadar.
Biz güzel güzel anne-anne sohbetine başladık. Fakat bir yerden sonra başka bir şeyler açığa çıkmaya başladı. En iyi bildiğim ve yaptığım şeylerden biri koçluksa, bir kaç soruyla konunun tam olarak ne olduğuna bakmanın tam zamanıydı sanki.
Doktoru sağlıklı olduğunu söylüyor, anne sağlıklı olduğunu görüyor. Devam ettikçe konuşma, ne çok şeyi sevdiğini ve yediğini bile farkediyor anne hatta:))
Ve sonunda esas yere ulaştık. Konu şuydu; Çocuğu zayıftı ve yakınındaki bir kaç kişi çocuğunun kilosundan memnun değildi.
” Bi’ beğendiremedim kilosunu…”
Dışarıda görünen zorlanmanın içeride karşılığı başka, bambaşka.
Konu çocuk değil, konu iştah da değil.
İspat çabalarımız ( iyi anne, başarılı anne… ) , kabul görme – onaylanma ihtiyaçlarımız – öğrenilmiş anne şekilleri, idealize edilmiş çocuk şekilleri veya kendi çocukluğumuz… Herkeste karşılığı farklı.
Konu, eleştirilmek de değil. Yoldan geçen bile eleştiriyor ebeveyni canı isterse. Önemli olan bu eleştiridr bana ne oluyor? Ne yapıyorum? Ne hissediyorum? Kendimi yanlış, onu doğru mu yapıyorum her seferinde?
Genelde / bazen böyle olur, seans alanlar bilir.
Bir sonuçla gelirsiniz, konuda derinleştikçe, esas konu ve sonuç arasında epey mesafe çıkabilir.
Yeter ki kaynağa erişelim. ” Burada ne oluyor? Görünenin ötesinde ne oluyor? ”
Başka hiç bir şey konuşmaya ve yapmaya gerek kalmayabilir bu noktadan sonra.
İnsan neyi neden yaptığını bi’ farketsin – sonrası öyle hafiflik ki.
Ama insan, bir sonuca takılıp kaldıysa, ardında ne olduğunu göremeyebilir.
Neyi neden yaptığını anlayamayabilir.
Destek almak değerli bu noktada.

Belki sizin de şu an yaşadığınız bir döngü varsa kıramadığınız, acaba burada gerçekten ne oluyor, burada size ne oluyor? Ne hissediyorsunuz ve isteğiniz ne? diye bakabilirsiniz.
Görmek, ifade etmek bazen kolay olmayabilir.
Yeter ki gönüllü olun görmeye.
Belki kendi başınıza, belki destekle çıkın oradan.
Sancıları uzatmamak da bir seçim.
Seçin.
Dilerim.

Şunu belirtmek isterim: Yazıyı annenin iznini alarak paylaştım. İkinci önemli konu, bahsettiğimiz çocuğun yaşı tam da birey olduğunu algıladığı dönem, buralarda yemek seçmek zaten normal – bence hep normal 🙂 Ve son olarak, eğer konuşmanın içeriğinde çocuğa dair bir şey farketseydim, konu çocuk olsaydı gerçekten, o zaman koçluk biter ve gerekli yönlendirme yapardım.

Düşünün ki, 3 kişi oturuyorsunuz. Sohbetin bir bölümünde ya da tamamında diğer 2 kişi sizin hakkınızda konuşuyorlar.
Utandığınız anları, yükledikleri sıfatları , sizin hakkınızdaki bakış açılarını anlatıyorlar birbirlerine ya da biri anlatıyor, diğeri sorup duruyor. Bazılarına filtre koyuyorlar isminizi geçirmeyerek cümle aralarında, bazılarında direkt sizi işaret ederek anlatıyorlar.
Ne hissederdiniz?
O sırada ne yapardınız?
Konuşan iki kişiye karşı tavrınız ne olurdu o sırada ya da sonrasında?
Peki ilişkiniz nasıl olurdu?

Sanırım olan bu.
Çocuklara, belli bir yaşa kadar olan bu.
O öyle, bizim bildiğimiz dilden sohbete dahil olamayınca varlığı o ortamda yok sayılıyor, görünmez oluyor, ne tuhaf değil mi?

O orada.
Siz konuşurken arkadaşınızla, babasıyla/annesiyle , o orada, yanınızda.
Yaramazlıkları, inatları, yormaları, tüketmeleri, huysuzlukları ( bunlar bizim koyduğumuz etiketler, bu ayrı yazı konusu) ya da utanabilecekleri anılar ( sırf komik diye anlatma isteğimiz, bize komik! ) her anlattığınızı duyuyor.

Yoksa anlamıyorlar gibi mi geliyor size de?
Annem bazen soruyor, anlıyor mu şimdi hepsini?:)
Anlıyorlar.
Duyuyorlar.
Görüyorlar
Hissediyorlar.
Sözle anlamasa enerjiyle anlıyorlar, mimiklerimizden anlıyorlar.
Ama anlıyorlar.
Aynı yetişkinler gibi.
Anlıyorlar.
Yetişkinler gibi cevap veremiyorlar sadece.
Ya da verse de susturuluyorlar, susturulmaya çalışılıyorlar.
” Benim hakkımda konuşmayın, izin vermiyorum”
” Burdayım beni göremiyor musunuz?”
” Bu yaptığınız doğru değil, yanımda yapmayın bari. “
” Benim hakkımda gerçekten böyle mi düşünüyorsun? “
” Utandığım, suçlandığım şeyleri burda anlatmaya hakkın var mı, onlar benim özelimdi, iznimi almadın bile. ” diyemiyorlar.
Deselerdi eminim başka olurdu her şey.

Olsun.
Onlar diyemiyor olsa da biz onları gerçekten görmeyi seçebiliriz.
Anlatma isteğimizi öteleyebilir ya da altındaki sebebe bakabiliriz.
Kendi çocukluğumuzda, bizim hakkımızda başkalarıyla konuştuklarında ebeveynlerimiz, ne hissettiğimize bakıp daha kolay buradan çıkabiliriz.
Ve sonra tüm bu olanları onarabiliriz.
İlişkimizi onarabiliriz.
Kolaylıkla olsun.

Koçluğun sevdiğim ve anlamlı olan yeri , süreçte olan tüm değişimi – çünkü bunu alıp kabul etmek de ayrı bir konudur – size yansıtıyor olmasıdır.
Siz farkedemeyebilirsiniz bazen, ama koç başlangıç ve yeni yer arasındaki dönüşümü takip eder ve size sunar.
Enneagram da bana geçen hafta tam olarak bunu yaptı.
Çocukluğumdan, özellikle 20 li yaşlarımdan bugüne olan dönüşümü bana, benim farkettiğim çok daha üstünde bir yerden yansıttı.
Ve daha önce hiç dile gelmeyen şükürler dile geldi sayesinde🙏
Uzun zamandır takipte olduğum bu öğreti için en hayırlı zamanı dilemiştim. ” Artık hazırım” dediğimin, kiminle uyumluysam ondan öğrenmeyi seçmemin üstünden 3 gün geçti ve karşıma çıktı. İyi ki çıktı. Zaten uzun zamandır da takip ediyordum  Özgür Taşkıran’ı, ne iyi geldi ne çok hediye verdi şükürler olsun. 
Sonsuz minnet doluyum nasip edene ve sunana.
Uzmanı varken bana anlatmak düşmez ama bendeki karşılığını yazmak istedim , belki size de yeni, katkı dolu bir kapıyı aralar.
– Neredeydim, şu an neredeyim ve yolculuk nereye konusunda müthiş bir rehber bana göre.
– Kendiniz hakkında tüm tanımlarınızı görüp işte tam buradan tanımsızlığa doğru geçebilirsiniz buradaki farkındalıkla. Nasıl dönüşmek istiyorsanız işte o yöne.
– Korkularınızı, zaaflarınızı, yeteneklerinizi, potansiyelinizi keşfedebilir tüm bunları fırsata çevirebilirsiniz.
– En yakınlarınıza, onların kişilik profillerini rehber alıp destek olabilir ve artık farklı bir pencereden onlara bakabilirsiniz. Bu çok değerli…
– Benim bakış açıma göre en anlamlısı şurası oldu ki; ” Neden böyleyim , neden şöyle yapıyorum , neden böyle davranıyorum, neden böyle düşünüyorum, neden yapamıyorum? ” diye kendinizi dövdüğünüz yerler belki de sizin en değerli parçalarınızdır ve onları sevmeyi öğrenebilirsiniz.
Herşey düşündüğünüzün tersine dönebilir yani:)
Fırsatınız olursa siz de deneyimleyin dilerim.

Hayaline, seçimine yaklaşırken bir ses gelir en yüksek tonda; ” Ya bırak böyle şeyleri. Hem yapacaksın da n’olacak? Olunca rahatlayacak mısın? Aradığın bu değil bence. İyisin işte böyle. Değişme. Kal burda…”
Buralara inanmamız an meselesi.
” Evet ya, haklı. “
Yok oraya gitme:)
Duy da inanma:)
Bu ses, tek konusu hayatta kalmak olan, değişimden korkan ( onun için ölüm gibi bu ) , güvendiği o bildiği yerde kalmak isteyen parçan.
İçimizdeki seslerden biri.
Egon.
Ve güzel bir haber:
O sesi duyunca sevin 🙂
Hem de çok sevin.
Bu şu demek: Hayalinin kapısını açmana ramak kaldı. Ve ben korkuyorum.
Çünkü eğer seçmemiş, yaklaşmamız olsaydın, hiç böyle bir ses duymazdın. İçinde korku olmazdı. Senaryolar olmazdı. O zaman ego seçmediğini bilecek ve ” konuşmama gerek bile yok, şu an zaten ortada panik yapacak bir şey yok. ” diyecekti 🙂
İşte tam bu yüzden o ses doğduysa doğru yoldasın.
Ağlayabilirsin:)
Mutluluktan…
Sonra korkabilirsin de.
Bu normal.
Hepsi normal.
Öyle yaklaştın.
Öyle hazırsın işte.
Artık gerçekleşebilmesi de an meselesi.
O yüzden yazarım ya ara ara, korkunu yok edip yola çıkmaya çalışmaaaa. Beyhude çaba.
Korkunla el ele ilerlemenin bir çok yolu var.
Onu bul.
Bu sesi yanına alıp devam edebilir misin?
Bunu normal kabul edebilir misin?
Bu sesi kendinden, seçiminden büyük yapmadan ve yok saymadan, onu bilerek, duyarak ilerleyebilir misin?
Konumuz bu.
Yapabilirsin bence.
Ne dersin?
Kolaylıkla.

Kontrol mü?
O da ne?
Gerçekten var mı bu?
Bana kontrol edebildiklerini sayar mısın ?
Varsa da gücü ( konuda ) diğerine verince , o gücünü yitirmez mi , bu daha kolay değil mi sanki?
Hem ağır bir kelime değil mi o?
Farkında olmak, eşlik etmek ya da gücü ona vermemek varken… Kendinden büyük yaptığını görebiliyor musun? Bir duyguyu kendinden büyük yapıyorsun. Bir kişiyi kendinden büyük yapıyorsun. Bir konuyu kendinden büyük yapıyorsun ya da bir işi. Sonra kontrol ederek ” küçüldüm ” ben diyorsun. Çünkü edemiyorsun. O var, o geliyor, o oluyor, olmaya devam ediyor. Gücü terse çevir ve,
Bırak… ( ben de tam burdan geçiyorum )
Ve sor o kontrol dediğin yere ;
Eğer serbest bıraksaydım ve onu kontrol etmekten vazgeçseydim benim için daha fazla alan yaratabilecek olan neyi seçerdim?

Öfke kontrolüne de küçücük değineyim yeri gelmişken , kontrol konusu açılınca soranlar oluyor. Bir duyguyu kontrol etmek yerine, görmek , gözlemlemek, kaynağına dönmek belki de , içinden geçmek; işte o zaman farkındalık gelir. Öfke duygudur. Normaldir de. Kontrol direnç yaratır. Direnç ağırlık verir. Direnilen sıkıştırır. Sıkıştıran da nefes aldırmaz . Sonra gelir kendini yaşatmayı seçer tekrar tekrar sende. Çünkü ev sahibi muamelesi gördüğünü bilir.

Bir de nefs kontrolü var ki ona ayrı olarak değinirim belki bir gün🍀

Yarış, rekabet…

Yemek yemeyen çocuksak ” bak o yedi, senden daha büyük olacak ” diye yanımızdaki çocukla , okulda bizden daha yüksek not alan arkadaşımızla , evde daha hareketli ( bazılarınca yaramaz ) olan kardeşimizle kıyaslanırken ya da yarışırken bulduk hep kendimizi. Bazen o başarılı! olan biz olduk, gururlanırken arkadaşımızdan utandık. Çünkü gururlanan belki de biz değildik, öğrenilmişlikler.

” Yarışmalıyım. Hayat mücadele . Herkes benim rakibim olabilir. ” Hatta bazı iş kollarında bu rekabet çok güçlü anlatılır. Biliriz ki pasta dilimlerinden bahsedilir, o alırsa sana kalmaz, sen büyük pay alırsan ona az pay kalır gibi gibi. Bereketin, işin, varlığın sonsuzluğunu pasta dilimine çeviren ilginç bakış açılı insanlar:)

Karşınıza mutlaka birini koyuyorsunuz siz de , alışkanlık bu ya, başka türlü rekabet olamaz zaten, diğerinin güzelliğine , başarısına , statüsüne , yeteneklerine bakıp kendinizi hemen hemen her an yerle bir ediyorsunuz, yanlış , eksik ilan ediyorsunuz . Ya da hırsı sadece yarışla hayatınıza dahil ediyorsunuz . Belki öyle değildir!!! Ya da karşı tarafı yargılayarak , kınayarak , beğenmeyerek kendi değerinizi onun üzerinden ispat etmeye çalışıyorsunuzdur her seferinde. ” Aman canım bunu yapmakta ne var? “”Baksana tam yapamıyor bile. “” O değil , ben hakediyorum görmüyor musunuz? “

Şimdi hadi tüm bu hikayeleri bırakalım. Koşmanıza gerek yok , olabildiğinizi görmek için diğerlerine bakmanıza gerek yok. Bu realitelerin ötesinde, kendi realitenizi belirleseydiniz bu nasıl olurdu? Onlarla , diğerleriyle, dünyayla bu yarışı – devamı savaş – bu savaşı bıraksaydınız hayatınız nasıl olurdu?
Tamam. Kıyaslamaya çok fazla maruz kalmış olabilirsiniz. Ve şimdi bunu değiştirebilirsiniz. Önce kabul edin, bu halinizi tam bulmayan siz misiniz yoksa içinizdeki ebeveyn mi? Netleşin ve iyi bakın.
Eğer bu haldeki sizi , biricikliğinizi, değerinizi gerçekten tanıyor ve biliyor olsaydınız , o yanıbaşınızdaki sonsuz varlığı da onurlandırıyor olsaydınız, onunla barış içinde olsaydınız, işiniz, ilişkiniz, finansal durumunuz neye benzerdi?

“Yüzümü kendime dönebilirim.
Kendi potansiyelimi ortaya çıkarabilirim.
Kendimi ortaya çıkarabilirim.
Kendime güvenebilirim. ”

Kendinizi ortaya çıkarmanız için başkalarını referans almanıza gerek yok. Hadi bir seçim yapın , sadece kendinizden yola çıkan ve kendine odaklanan, merkezine.

Kolaylıkla.

Düşünsene 5 yıl sonrası için tüm bedeninde heyecanını, coşkusunu hissettiğin seçim yapmışsın, hedefler belirlemişsin. İşte hayatın hazır. Ve bugün ve bugünden sonra her gün ilmek ilmek örüyorsun orayı. Her bir detayı ışıl ışıl. Çok güzel görünmüyor mu sence de?
Ve her adımda kendine yaklaşmak.
Yapabilirliğini, cesaretini, azmini , coşkunu görüyorsun.
Meğer coşku gerçekten kendi seçimlerinle oluyormuş.
Birileri dedi diye, birileri istedi diye değil.
Sadece kendin istedin diye.
Oh ya , emek vermek ne de güzelmiş böyle olunca.
Seni destekleyenlerle paylaşmak ne de güzelmiş.
Zamanını kendine kullanmak🙏
Ara ara durmak, sonra ilmeklere bakmak, bazen yöntem değiştirmek … Ama bilmek. Rotan belli. Sen dışında ne seni ordan vazgeçirebilir ki?

Kendin olmak cesareti ne de güzelmiş, asil, coşkulu, sıradışı.

Şimdi tam ordan , 5 yıl sonradan bugüne bakınca , burdaki seçen kişinin gücünü görmek , ” herşey o gün başlamıştı ” demek. Kendine ve diğerlerine ne müthiş bir ilham kaynağı.

Bundan daha daha iyi nasıl olur?
Kağıt kalem hazır mı?
Başlayalım o vakit.
Kolaylıkla.